
Özet video yazının sonunda sunulmuştur.
Tora’da Birliğin Sırrı I: Bereşit’te Ayrışmamış Birlik, Ayrım ve Yaratıcı İlişkinin Doğuşu
Giriş
Tora’nın yaratılış anlatısında ilk bakışta görülen şey “Tanrı yarattı” cümlesinin tekrarıdır. Fakat metne dikkat edilince, asıl yapının yalnız yaratma değil, yaratılanı ayırma, sınırlandırma, yerli yerine koyma ve sonra verimli ilişkiye sokma olduğu görülür. Tora, varlığı düzensiz bir bütün olarak bırakmaz. Her büyük aşamada farkları kurar. Işığı karanlıktan ayırır, üst suları alt sulardan ayırır, denizi kuru topraktan ayırır, türleri birbirinden ayırır. Yaratılışın bu ilk mimarisi, Tora’nın daha sonra insan, evlilik, kardeşlik, halk, nida, sürgün ve teşuva gibi konularda tekrar tekrar işleyeceği büyük varlık yasasının ilk ifadesidir: başlangıçtaki örtük ya da karışık birlik nihai hedef değildir; yüksek birlik, ayrım ve yönelimden sonra doğar.
Bu ilk yazının amacı, bu büyük yasayı yalnız Bereşit 1 ve Bereşit 2 üzerinden kurmaktır. Henüz Adam ve Hava’nın ayrılmasına, aile tarihine ve daha sonraki örneklere tam olarak girmeyeceğim. Çünkü önce onların üzerinde yükseleceği zemin kurulmalıdır. Üst ve alt sular, rakia, toprağın ortaya çıkışı, ürün verme, yağmurun henüz yokluğu, yerden sisin yükselmesi ve toprağın sulanması, sonraki bütün insanî ve tarihî yapının varlık çekirdeğidir.
Başlangıçta neden ayrım vardır?
Bereşit 1:1–5’te metin şöyle ilerler:
“Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı. Yer ıssız ve boştu, karanlık derinliğin yüzü üzerindeydi ve Tanrı’nın ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu. Sonra Tanrı, “Işık olsun” dedi ve ışık oldu.” Ardından çok önemli cümle gelir: “Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve ışığı karanlıktan ayırdı.” Günün ilk yaratıcı hareketi, sadece ışığın var edilmesi değildir; ışığın karanlıktan ayrılmasıdır.
Bu ayetlerin Türkçe anlamı son derece açıktır. Metin, yaratılışın ilk aşamasını mutlak bir karışımdan doğrudan düzenli bir dünyaya sıçrayış gibi anlatmaz. Aksine, ilkin belirsiz ve karışık bir durum vardır: derinlik, karanlık, sular ve şekillenmemiş yer. Sonra ışık doğar; fakat iş bununla bitmez. Işığın iyi olduğu ancak karanlıktan ayrılmasıyla görünür hale gelir. Buradaki ana ilke şudur: Tora’da iyi olan şey çoğu zaman yalnız var olmak değil, doğru biçimde ayrılmış ve yerleştirilmiş olmaktır.
Bu ilk ayetler, yaratılışın mantığının neden “birleşme” değil “ayrım” olduğunu gösterir. Çünkü ayrım yoksa tanım yoktur. Tanım yoksa ilişki yoktur. İlişki yoksa yaratıcı düzen doğmaz. Bu yüzden Tora’nın ilk kozmik hareketi “birleştirme” değil, “ayırt etme”dir.
İkinci gün: üst ve alt suların ayrılması
Bereşit 1:6–8’de şöyle denir: “Tanrı dedi: Suların ortasında bir rakia olsun ve suları sulardan ayırsın. Tanrı rakia’yı yaptı ve rakia’nın altındaki suları rakia’nın üstündeki sulardan ayırdı. Ve öyle oldu. Tanrı rakia’ya “gök” adını verdi.” Burada metin, yaratılışın ikinci gününü neredeyse tamamen suyun ikiye ayrılmasına ayırır.
Bu ayetler çoğu zaman yüzeysel biçimde, sanki yalnız eskimiş kozmoloji diliyle “gökteki su” ve “aşağıdaki su”dan söz ediyormuş gibi okunur. Fakat metnin yapısı, bundan daha derin bir şeyi açıkça hissettirir. Çünkü ikinci günün asıl fiili “yaratmak” değil, “ayırmak”tır. Rakia’nın işlevi de bir madde üretmek değil, iki alan arasına sınır koymaktır. Böylece ilk bölümde ışık ile karanlık arasında gördüğümüz ilke, şimdi daha yüksek çözünürlükte tekrarlanır.
Tora burada yalnız fiziksel bir gök tasviri yapmaz. Bir kozmik ilke kurmaktadır. O ilke şudur: üretkenlik, önce farkların kurulmasını gerektirir. Her şey birbirine karışık halde kaldığında, henüz ne üst ne alt, ne veren ne alan, ne akış ne kabul açık hale gelir. Dolayısıyla yaratılışın ikinci gününde yapılan şey, suyu ikiye bölmek değil sadece; yaratılışın işlevsel kutuplarını kurmaktır.
Zohar’ın bu ayetlere verdiği anlam tam da buradadır. Üst sular ile alt sular, erkek ve dişi ilke olarak okunur. Bu, biyolojik cinsiyetin kozmosa taşınması değildir; tam tersine, biyolojik kadın ve erkek, daha üstteki bu varlık kutuplarının aşağıdaki tezahürüdür. Zohar’a göre üst sular veren, akıtan, tohumlayan kutuptur; alt sular alan, taşıyan ve yukarıyı çağıran kutuptur. Başlangıçta bunlar karışıktır. Ayrılmaları, kopuş değil; yaratıcı düzenin kurulmasıdır. Çünkü ancak ayrıldıktan sonra verimli ilişki mümkündür.
Neden ikinci gün “eksik”tir?
Yaratılış anlatısında dikkat çekici bir ayrıntı vardır. Birinci gün için de, üçüncü gün için de, sonraki günler için de “Tanrı gördü ki iyiydi” denir. Fakat ikinci günde bu ifade yer almaz. Bu, klasik yorum geleneğinde çok önemli kabul edilir. Çünkü ikinci günün işi yalnız ayrım kurmaktır; henüz üretken sonuç görünmez. İkinci gün farkı kurar, ama o farkın verime dönüşmesi üçüncü günde olur.
Bereşit 1:9–13’te bu üçüncü gün şöyle anlatılır: “Tanrı dedi: Göklerin altındaki sular bir yerde toplansın ve kuru yer görünsün. Ve öyle oldu. Tanrı kuru yere yer, suların toplanmasına denizler dedi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Tanrı dedi: Yer ot, tohum veren bitki ve kendi cinsine göre meyve veren ağaç çıkarsın.”
Burada iki aşama birbiri ardına gelir. Önce su ile toprağın ayrımı tamamlanır. Sonra ancak bundan sonra ürün verme başlar.
Bu ayetlerin mantığı çok açıktır. Kuru yer ortaya çıkmadan ürün yoktur. Toprak görünmeden tohum yoktur. Sınır kurulmadan verim yoktur. Demek ki üçüncü günün bereketi, ikinci günün ayrımına dayanır. Bu da Tora’nın büyük yasasını açık hale getirir: ilk görünürde çatışma gibi görünen ayrım, aslında daha yüksek bir üretkenliğin önkoşuludur.
Zohar tam burada ikinci gün ile üçüncü gün arasındaki ilişkiyi merkeze koyar. İkinci gün ayrım günüdür; üçüncü gün ise onun eksikliğini tamamlayan ve verime dönüştüren gündür. Üst ve alt suların ayrılması, daha sonra ürün verme ve meyvenin mümkün hale gelmesiyle tamamlanır. Yani ayrım tek başına yeterli değildir; ama ayrım olmadan da gerçek birleşme ve verim mümkün değildir.
Toprak neden görünmelidir?
Üçüncü günün ilk büyük eylemi, “kuru yer görünsün” cümlesidir. Bu küçük bir ayrıntı değildir. Toprağın görünmesi, alıcı alanın yüz kazanmasıdır. Önce su hakimdir. Sonra su çekilir. Yer görünür hale gelir. Bu, yaratılışın alıcı kutbunun belirginleşmesidir. Böylece yalnız akış değil, akışı taşıyacak yüzey oluşur.
Bu yüzden ürün verme emri toprağın görünmesinden sonra gelir. Yer henüz belirsiz ve su altında kaldığı sürece, verim imkanı açılmaz. Demek ki Tora’ya göre hayat, yalnız gökten gelen etkiden doğmaz; o etkiyi taşıyacak ve görünür kılacak alanın belirginleşmesinden doğar. Koşul budur. Veren kutup ne kadar güçlü olursa olsun, alıcı alan belirginleşmedikçe üretken çevrim tamamlanmaz.
Bu nokta daha sonra Bereşit 2’de toprağın sulanmasıyla daha açık hale gelecektir. Çünkü toprağın görünmesi ile toprağın sulanması iki ayrı aşamadır. Önce yer belirginleşir. Sonra o yer ilişkiye açılır. Bu iki hareketi birbirine karıştırmamak gerekir.
“Yağmur henüz yoktu”: neden gökten iniş başlamamıştı?
Bereşit 2:4–6 yaratılış anlatısının anahtar bölümlerinden biridir. Metin şöyle der: “Tanrı yeri ve gökleri yaptığı gün, henüz yeryüzünde hiçbir kır otu yoktu ve hiçbir tarla bitkisi henüz filizlenmemişti. Çünkü Tanrı henüz yeryüzüne yağmur göndermemişti ve toprağı işleyecek insan yoktu. Fakat yerden bir sis yükseliyor ve toprağın bütün yüzünü suluyordu.”
Bu ayetler son derece dikkatli okunmalıdır. Metin iki şeyi birlikte söylemektedir. Birincisi, ürün henüz yoktur. İkincisi, bunun sebebi yalnız yağmurun yokluğu değildir; toprağı işleyecek insanın yokluğu da bunun sebebidir. Yani yaratılışın verimli çevrimi yalnız yukarıdan inecek suya değil, aşağıdaki öznenin hazır oluşuna da bağlıdır. Ardından üçüncü bir unsur gelir: yukarıdan yağmur inmediği halde yerden bir ed, yani sis/buhar yükselir ve toprağın yüzünü sular.
Burada Tora’nın dili açıkça tek yönlü bir yaratılış modeli vermez. Eğer yalnız yukarıdan veren bir güç olsaydı, metin doğrudan “Tanrı yağmur gönderdi ve dünya yeşerdi” diyebilirdi. Ama bunu demez. Önce “yağmur yoktu” der. Sonra “insan yoktu” der. Sonra aşağıdan yükselen sis gelir. Bu sıranın anlamı şudur: yaratıcı çevrim, yalnız yukarıdan inişle değil, aşağıdan yükselen cevapla kurulur.
Zohar bu ayeti dişil yönelimin erile özlemi olarak açar. Yerden yükselen sis, alıcı kutbun yukarıdaki akışı çağırmasıdır. Aşağıdaki taraf yalnız pasif bekleyici değildir; bizzat ilişkiyi başlatan, yukarıdaki akışı davet eden bir yönelim taşır. İşte bu yüzden burada “ed עולה”, yani “sis yükseliyordu” cümlesi kilittir. Aşağıdaki alan, yüzünü yukarıya çevirir. Böylece sulama çevrimi başlar.
Toprağın “yüzü” neden sulanır?
Ayetin özellikle “toprağın bütün yüzünü suluyordu” demesi önemlidir. Metin, yalnız toprağın ıslandığını söylemez; toprağın yüzünün sulandığını söyler. Burada “yüz” kelimesi, daha sonra ilişkisel dilde merkezî olacak olan panim temasının doğal ön-anlatımıdır. Yüz, yönelim demektir. Yüz, açıklık demektir. Yüz, ilişkiye dönük taraf demektir. Dolayısıyla toprağın yüzünün sulanması, alıcı alanın yalnız mevcut olması değil, ilişkiye açılmasıdır.
Burada artık kozmik ayrım ile ilişkisel çevrim birleşmiş olur. Üst ve alt sular ayrılmıştı. Kuru yer görünmüştü. Şimdi alttan bir yükseliş olur ve toprağın yüzü sulanır. Yani yaratılış artık yalnız kategorik olarak ayrılmış değil; karşılıklı ilişkiye girmiştir. Bu, daha sonra erkek–dişi, sonra insan–Tanrısal yakınlık, sonra nida ve sonra teşuva hatlarında tekrar edecek olan büyük yapının ilk somut modelidir.
Ramhal’ın yüz anlayışı bu noktayı teknikleştirir. Yüz, karşı tarafa dönük olan, ışığını yönelten, ilişki kuran taraftır. Arka taraf ise varlığın mevcut ama henüz doğrudan yönelmiş olmayan tarafıdır. Bu nedenle toprağın yüzünün sulanması, yaratılışın ilişki kipine geçişidir. Yani yalnız “olmak“ değil, “ilişkiye dönük olmak“ başlar.
İnsan neden bu aşamada anılır?
Bereşit 2:5’te “toprağı işleyecek insan yoktu” denmesi de tesadüf değildir. Çünkü yaratılışın verimli çevrimi, insanla tamamlanacaktır. İnsan burada sıradan bir çiftçi olarak anılmaz. Metin şunu söyler: yeryüzünün verimliliği, yalnız göksel suyla değil, insanın varlığı ve faaliyetiyle de bağlantılıdır. Bu, insanın yaratılış içindeki merkezî statüsünü gösterir. İnsan, kozmik ayrım ve çevrim düzeninin aşağıdaki bilinçli taşıyıcısıdır.
Bu nedenle Bereşit 1–2’nin akışı şu şekilde okunmalıdır. Önce varlığı oluşturan kutuplar kurulur. Sonra alıcı alan görünür hale gelir. Sonra aşağıdan yükselen sis çevrimi başlatır. Sonra insan, toprağı işleyecek özne olarak sahneye girer. Yani insan, zaten kurulmuş olan varlık kutupları olan erkek–dişi, üst–alt, iniş–yükseliş, akış–kabul düzeninin bilinçli taşıyıcısıdır. Bu yüzden insan anlatısına geçmeden önce su ve toprak düzeninin kurulması zorunludur.
Birinci Yazının Sonucu
Bereşit 1 ve 2’nin ayetleri, yaratılışın baştan sona şu yasayla ilerlediğini gösterir: karışımdan doğrudan yüksek birliğe geçilmez. Önce ayrım gerekir. Işık karanlıktan ayrılır. Üst sular alt sulardan ayrılır. Kuru yer görünür hale gelir. Sonra verim doğar. Ardından yukarıdan doğrudan yağmur gelmez; alttan sis yükselir. Toprağın yüzü sulanır. Demek ki yaratıcı birlik, hem farkların kurulmasını hem de aşağıdan yukarıya yönelimle yukarıdan aşağıya inişin birleşmesini gerektirir.
Bu nedenle Tora’nın yaratılış öğretisi, başlangıçtaki ayrım öncesi birlikteliğe özlem değil; ayrım sonrası kurulan verimli ilişki öğretisidir. Başlangıçtaki karışım verimli değildir. Yüksek birlik, ayrılmış kutupların doğru çevrime girmesiyle doğar. Daha sonra Adam ve Hava’da, aile tarihinde, nida’da, Mişkan’da ve teşuvada tekrar tekrar göreceğimiz büyük yasa budur.
Bir sonraki yazıda bu kozmik yapının insan düzeyindeki ilk açık biçimini, yani Adam ve Hava’nın erkek–dişi bütünlüğünü, ayrımını ve Panim be-Panim (Yüz yüze) düzenine geçişini kuracağız.
Kutsal Kitabınızı bilin!
Kutsal Kitabınızı bilirseniz, hiç kimse Tanrı’ya olan inancınızı ve O’nunla olan bağlantınızı çalamayacaktır.