Kıyamet Sabanı: Noah ve Dünyanın Sonu — Rabbi David Fohrman

NOAH
Kıyamet Sabanı
Noah ve Dünyanın Sonu
Tora bize Noah’ın adını anlatır ve bu adı tam olarak nasıl aldığını söyler. Noah’ın babası Lemeh, oğlunun doğumu üzerine bir açıklamada bulunur ve çocuğuna da bu açıklamayla uyumlu bir ad verir. Fakat bu açıklamada şaşırtıcı bir şey vardır ve bunu sizinle ele almak istiyorum.
Tora’nın Lemeh ve Noah’ın adlandırılması hakkında söyledikleri şöyledir:
וַיִּקְרָא אֶת־שְׁמוֹ נֹחַ לֵאמֹר זֶה יְנַחֲמֵנוּ מִמַּעֲשֵׂנוּ וּמֵעִצְּבוֹן יָדֵינוּ מִן־הָאֲדָמָה אֲשֶׁר אֵרְרָהּ יְהוָה׃
“Adını Noah koydu ve şöyle dedi: ‘Bu çocuk, A-Şem’in lanetlediği topraktan kaynaklanan işimizden ve ellerimizin üzüntüsünden bizi teselli edecek.’” Bereşit 5:29
“Teselli etmek” ile bağlantı, Noah adındaki nun (נ) ve het (ח) harflerinden gelir; metne göre ad, “teselli etmek” anlamındaki İbranice nun-het-mem (נ־ח־ם) köküne dayanır. Lemeh bir biçimde bu çocuğun teselli getireceğini hisseder ve ona bu düşünce nedeniyle Noah adını verir. Fakat bu teselli yalnızca Lemeh için olmayacaktır; çok daha büyük bir ölçekte gerçekleşecektir. Noah bütün insanlığa “A-Şem’in lanetlediği toprak” karşısında teselli getirecektir.
Lemeh’in sözünü ettiği toprağın laneti nedir? Burada aklında Tora’nın en eski anlatılarındaki lanetlerin bulunduğu oldukça açıktır: İyi ve Kötüyü Bilme Ağacı olayı ile Kayin ve Hevel anlatısı. Bu iki hikâyede de günah — ağaçtan yemek ve Hevel’i öldürmek — iki temel sonuca yol açar. Bunlardan biri Tanrı’dan yabancılaşmadır. Yasak meyveyi yedikten hemen sonra Adam ve Hava Tanrı’dan bahçedeki ağaçların arasına saklanır ve kısa süre sonra Tanrı’nın bahçesinden çıkarılır. Aynı şekilde Kayin de kendi günahının ardından, bütün hayatını sürekli Tanrı’dan saklanarak geçireceğini hisseder. Bereşit 3:8; 4:14
Fakat bu günahların başka bir sonucu daha vardır: topraktan, yani yeryüzünün kendisinden yabancılaşma. Adam’a artık toprağın kendisine neredeyse zahmetsizce ürün vermeyeceği söylenir. Artık toprağı işlemesi gerekecektir:
בְּעִצָּבוֹן תֹּאכֲלֶנָּה כֹּל יְמֵי חַיֶּיךָ
“Hayatının bütün günlerinde ondan üzüntü içinde yiyeceksin.” Bereşit 3:17
Bu lanet Kayin döneminde daha da ağırlaşmış görünür. Kayin toprağı işlese bile ona şöyle denir:
לֹא־תֹסֵף תֵּת־כֹּחָהּ לָךְ
“[Toprak] artık gücünü sana vermeyi sürdürmeyecek.” Bereşit 4:12
Fakat şimdi, nesiller sonra Lemeh, işlerin farklı olabileceğini, insanların bu lanetin üstesinden gelebileceğini ve geleceğini hisseder:
זֶה יְנַחֲמֵנוּ מִמַּעֲשֵׂנוּ וּמֵעִצְּבוֹן יָדֵינוּ מִן־הָאֲדָמָה אֲשֶׁר אֵרְרָהּ יְהוָה׃
“Bu çocuk, A-Şem’in lanetlediği topraktan kaynaklanan işimizden ve ellerimizin üzüntüsünden bizi teselli edecek.” Bereşit 5:29
Bütün bunlar çok güzel ve umut verici duyulur. Fakat ürpertici olan şudur: Noah’ın adlandırılmasından başlayıp Tora’da altı ayet ileri giderseniz, Tanrı’nın dünyayı Tufan’la yok etme kararını anlatan çok daha karanlık bir bölüme ulaşırsınız. Her şeyi yok etmeye yönelik bu İlahi seçime dikkatle bakarsanız şaşırtıcı bir şey görürsünüz: Tanrı’nın dünyayı yok etme kararı, Lemeh’in çocuğuna Noah adını verme kararının yankısını taşır.
Yankıyı Duymak
Bu yankının nasıl işlediğini görmek için Lemeh’in sözünü ettiği “teselli” düşüncesiyle başlayalım. Kullandığı kelime yenahamenu (יְנַחֲמֵנוּ) kelimesidir. Tam da “teselli etmek” için kullanılan bu İbranice kelimenin, Tanrı dünyayı yok etmeyi seçtiğinde yeniden ortaya çıktığı görülür:
וַיִּנָּחֶם יְהוָה כִּי־עָשָׂה אֶת־הָאָדָם בָּאָרֶץ וַיִּתְעַצֵּב אֶל־לִבּוֹ׃ וַיֹּאמֶר יְהוָה אֶמְחֶה אֶת־הָאָדָם אֲשֶׁר־בָּרָאתִי מֵעַל פְּנֵי הָאֲדָמָה
“A-Şem, yeryüzünde insanı yaratmış olduğuna pişman oldu ve yüreğinde üzüldü. A-Şem şöyle dedi: ‘Yarattığım insanı yeryüzünün üzerinden sileceğim.’” Bereşit 6:6–7
Tanrı, insanı yaratmış olmaktan “pişman olur”. Ve bunu tahmin edersiniz: İbranicede Tanrı’nın “pişmanlığı”, Lemeh’in “teselli etmek” için kullandığı kelimeyle aynı kökten ifade edilir: vayinahem (וַיִּנָּחֶם), nun-het-mem (נ־ח־ם) kökünden.
Bunun yalnızca ilginç bir rastlantı olduğu söylenebilir. Fakat bunu rastlantı olarak görmek çok zordur; çünkü bu eşleşme aslında birçok eşleşmeden yalnızca biridir. Tanrı’nın açıklamasında Lemeh’i yankılayan yalnızca nun-het-mem kökü değildir; Tanrı’nın açıklamasının başka parçaları da aynı şeyi yapar.
Eşleşmeleri daha geniş biçimde ortaya koyalım. Lemeh Noah hakkında şöyle demişti: “Bu çocuk, A-Şem’in lanetlediği topraktan kaynaklanan işimizden ve ellerimizin üzüntüsünden bizi teselli edecek.” İbranicede bunlar sırasıyla yenahamenu, ma’asenu, me’itsvon yadenu ve ha-adamah ifadeleridir. Bu dört unsurun tamamı Tanrı’nın dünyayı yok etme kararında yeniden ortaya çıkar. Üstelik yalnızca tekrarlanmakla kalmaz; Lemeh’in kullandığı aynı sırayla tekrarlanırlar.
Tanrı’nın açıklamasını yeniden okuyalım:
וַיִּנָּחֶם יְהוָה — “A-Şem pişman oldu” — fakat unutmayın, bu Lemeh’in “teselli” sözüyle aynı köktür.
כִּי־עָשָׂה אֶת־הָאָדָם — “insanı yaratmış olduğuna” — burada asah, “yapmak” fiili vardır; Lemeh’in ma’asenu, “işimiz/yaptığımız iş” sözüyle aynı köktür.
וַיִּתְעַצֵּב אֶל־לִבּוֹ — “ve yüreğinde üzüldü” — burada itsavon, “üzüntü” vardır; Lemeh’in sözündeki aynı kavram.
מֵעַל פְּנֵי הָאֲדָמָה — “yeryüzünün/toprağın üzerinden” — adamah kelimesi de Lemeh’in sözünden alınmıştır.
Lemeh’in Açıklaması
זֶה יְנַחֲמֵנוּ מִמַּעֲשֵׂנוּ וּמֵעִצְּבוֹן יָדֵינוּ מִן־הָאֲדָמָה אֲשֶׁר אֵרְרָהּ יְהוָה׃
“Bu çocuk, A-Şem’in lanetlediği topraktan kaynaklanan işimizden ve ellerimizin üzüntüsünden bizi teselli edecek.” Bereşit 5:29
Tanrı’nın Açıklaması
וַיִּנָּחֶם יְהוָה כִּי־עָשָׂה אֶת־הָאָדָם בָּאָרֶץ וַיִּתְעַצֵּב אֶל־לִבּוֹ וַיֹּאמֶר יְהוָה אֶמְחֶה אֶת־הָאָדָם אֲשֶׁר־בָּרָאתִי מֵעַל פְּנֵי הָאֲדָמָה
“A-Şem, yeryüzünde insanı yaratmış olduğuna pişman oldu ve yüreğinde üzüldü. A-Şem şöyle dedi: ‘Yarattığım insanı yeryüzünün üzerinden sileceğim.’” Bereşit 6:6–7
Neler Oluyor?
Şu sonuca direnmek neredeyse imkânsızdır: Tanrı’nın dünyayı yok etme niyetini bildirdiği açıklamanın bir tür ön modeli, Lemeh’in Noah’a ad vermesidir. Tanrı dünyayı yok etmeye karar verirken bir biçimde Lemeh’i taklit ediyor gibidir. Peki neden? Tanrı, kendi yaratılışını yok etme kararını neden Lemeh’in yeni doğmuş çocuğuna ilişkin masum umutları üzerine kurmuş olsun?
Size bir teori önermek istiyorum. Bu teori, Raşi’nin Lemeh’in Noah’ın “teselli” getireceği sözünü açıklarken yaptığı, ilk bakışta çok masum görünen küçük bir yorumdan doğar. Raşi şu soruyu soruyor gibidir: Noah bu teselliyi nasıl getirecek?
Raşi, Midraş bilginlerinden alıntı yaparak “teselliyi” şöyle açıklar:
עד שלא בא נח לא היה להם כלי מחרישה והוא הכין להם
“Noah gelmeden önce insanların saban demirleri yoktu. Noah onlar için [bu araçları] hazırladı.”
[Midraş Tanhuma, Bereşit 11; Raşi, Bereşit 5:29]
Bilgeler, Lemeh’in peygamberce Noah’ın sabanın mucidi olacağını gördüğünü söylerler. Saban insanlar için bir teselli biçimi olacaktı; toprağın lanetine karşı bir merhem olacaktı. Toprağın laneti, bundan sonra ürün yetiştirmenin kolay olmayacağı anlamına geliyordu. Dikenler ve çalılar toprağın bereketine karışacaktı. Fakat sabanın icadı bu sorunun çözülmesine yardım edecekti. İnsanlığın toprağı işlemesini kolaylaştıracaktı. Sabanın bulunduğu bir dünyada yaşayan insanlar, toprağın lanetinin acısını eskisi kadar hissetmeyecek ve bunda teselli bulacaktı.
Lemeh’in dile getirdiği umut zararsız görünür. Fakat benim savım şu: Lemeh’in bu umudu bir biçimde bir kırılma noktasına, bardağı taşıran son damlaya dönüşmüştür. Bu umut, Tanrı’nın mevcut dünyadan vazgeçip yeniden başlama kararını tetiklemiştir.
Neden? Çünkü bu umudun içinde sinsi bir şey vardı: Aradığımız teselliyi saban sağlayacak. Görünüşe göre hayal kırıklığı içindeki insanlık adına konuşan Lemeh, gerçekte bulunamayacak bir yerde teselli aradı. Toprağın lanetine karşı saban insana teselli verebiliyorsa, o zaman insanlık için artık umut kalmamıştı.
Neden?
Teselli Gerçekte Ne Anlama Gelir?
Bir an için “teselli” kavramını inceleyelim. Teselli nedir? Neden isteriz ve ona nasıl ulaşırız?
Teselli, kaybın panzehiridir; ya da tam bir panzehir değilse bile, insanların kayıp karşısında yaralarını sarıp yollarına devam edebilmelerini sağlayan merhemdir. Korkunç bir kaybı atlatmak kolay değildir. Bir meslektaşım bir keresinde, yas tutan kişinin imkânsız bir soru sorduğunu unutulmaz biçimde söylemişti: Neden? Bu nasıl olmuş olabilir? Aslında böyle bir sorunun cevabı yoktur. Cevap olmadığında yas tutan kişinin yapabileceği tek şey, kendisini şu yalın gerçekle uzlaştırmaktır: açıklanamasa da, bu oldu.
Belki de İbranicede yas tutan kişiye avel denmesinin nedeni budur. אָבֵל (avel) kelimesi alef-bet-lamed ile yazılır; aynı harflerle אֲבָל (aval), yani “ama”, “yine de” sözcüğü de yazılır. Bir avel, yani yas tutan kişi olmak, “yine de”yi kabul etmek demektir: Neden? Bu nasıl oldu? Bilmiyorum. Yine de oldu.
Öyleyse teselli bir bakış açısı değişikliğini içerir. Acı veren bir gerçeği değiştiremeyeceğimi kabul eder ve kendimi ona uydururum. Fakat tesellinin doğası buysa, tesellinin her tür acının cevabı olmadığını da kabul etmemiz gerekir. İnsan her acı veren gerçeği kabullenip onunla yaşamaya çalışmamalıdır. Bazı zorluk türleri bize meydan okumak içindir; bazı acıların kök nedenlerini bulmamız ve çözmemiz gerekir. Benim savım, toprağın lanetinin ifade ettiği zorluğun da bu türden olduğudur.
Üzüntü ve Zahmet
Kendinize sorun: Toprağın laneti yalnızca kör bir gerçek miydi, yoksa onun daha kapsamlı bir amacı mı vardı?
Tanrı’nın laneti verirken kullandığı dilde bir ipucu vardır. İlk insanların günahından sonra, toprağı işlerken itsavon (עִצָּבוֹן) adı verilen bir şeyi yaşayacakları söylenir. Çeviriler bu sözcüğü çoğu zaman “zahmet” diye verir; fakat kelimenin gerçek anlamı “üzüntü”dür:
בְּעִצָּבוֹן תֹּאכֲלֶנָּה כֹּל יְמֵי חַיֶּיךָ
“Hayatının bütün günlerinde ondan üzüntü içinde yiyeceksin.” Bereşit 3:17
Şimdi bunu düşünelim: Toprağı işlemenin bu kadar üzücü olan yanı nedir? Durmaksızın çalışmak zor olabilir; ama neden üzücüdür?
İş yalnızca iş olduğunda üzücü değildir. Fakat iş zahmete dönüştüğünde — iş daha kolay olabilecekken bunun yerine bir sıkıntı hâline geldiğinde — o işte üzücü bir şey vardır. İçinde bir tür sonuçsuzluk hissi bulunur. Üzüntümüz ve hayal kırıklığımız, bu sonuçsuzluğu fark etmemizdir; işlerin farklı olabileceğini, farklı olması gerektiğini hissetmemizdir.
İyi ve Kötüyü Bilme Ağacı olayı ile Kayin’in Hevel’i öldürmesinden sonra gelen lanetler, insanlar ile iki önemli “öteki varlık” arasında bir mesafe oluşturdu: Tanrı ve toprak. Tanrı’dan saklanmak bu mesafeyi hissetmenin bir yoluydu. Bir başka yol, toprağı işlerken hâkim olacak “üzüntü”ydü. Toprağa olmak istediğimiz kadar yakın olmayacaktık; toprakla ilişkimiz istediğimizden daha zor ve daha gergin olacaktı.
Toprak ve Tanrı, insanın iki ortak yaratıcısıydı: Tanrı, hayat nefesini insanın burun deliklerine üfleyerek ona ruh verdi; yine Tanrı insanın bedenini toprağın tozundan biçimlendirdi.1 Yaratılan ile yaratıcısı arasında doğuştan gelen bir yakınlık, doğal bir sıcaklık ve mahremiyet vardır. Fakat ilk günahlarımızın ardından bu yakınlığın bir kısmı kaybolacaktı. İnsan ile yaratıcıları arasındaki ilişkiye bir mesafe girecekti. Lanet buydu.
Lanetlerin Amacı
Şimdi şunu düşünelim: Tanrı bunu neden yapsın? İnsanın günahlarına bu şekilde karşılık vermenin mantığı nedir? İnsanlığı yaratıcılarından uzaklaştıran lanetleri neden koysun? Tanrı bizim yabancılaşmamızı istemez, değil mi?
Belki de bu yabancılaşma duygusu bir tür eve çağıran işarettir. Yaratıcımızdan kopmuş olmak duygusal ve ruhsal bakımdan üzücüdür. Bir zamanlar Yaratıcımızla birdik ve içimizde her zaman o birliğe, o yakınlığa dönmek isteyen bir yan vardır. Her zaman geri dönmek, eve dönmek isteriz. Bu nedenle insan Yaratıcısından, kendi kaynağından ne kadar uzaklaşırsa, eve çağıran işaret o kadar güçlenir ve geri dönme arzusu o kadar büyür.
Belki de lanetlerin amacı budur. Ne kadar yabancılaştığımızı anlamaya zorlarlar ve böylece içimize geri dönme özlemi yerleştirirler. Fakat bu özlemi hissedebilmek için zahmetin sonuçsuzluğunu yaşamamız gerekir. O üzüntüyü hissetmemiz gerekir.
Kırılma Noktası
Şimdi bu “üzüntünün” tarihini yeniden anlatalım. Adam ile Hava’nın Eden’deki günahının ardından Tanrı toprağa lanetler getirdi; bu lanetler Tanrı’nın toprağıyla ilişkimize, dolayısıyla iki ortak yaratıcımız olan Tanrı ve toprakla ilişkimize bir ölçüde üzüntü ve zahmet soktu. Söylediğimiz gibi, bu üzüntü eve çağıran bir işaret olacaktı; insanlığın eve dönmesine yardım edecekti. Fakat sonraki nesil bu işareti dikkate almadı. Bunun yerine bir kardeş diğerini öldürdü ve Tanrı’nın toprağını onun kanıyla suladı. Bunun ardından toprağın laneti ağırlaştı: Kayin çiftçilik yaparken daha da büyük zorluk yaşayacak ve günlerini sürekli Tanrı’dan saklanarak geçirecekti. Bereşit 4:11–14
Üzüntü artıyordu. Fakat insanlık yine de bunu dikkate almadı. Sonunda, nesiller sonra insanlar bir çözüm buldu: saban.
Ne yazık ki saban, artan üzüntüye insanın verdiği cevaptı: ruhsal bir probleme teknolojik bir çözüm. Daha önce Lemeh’in sabana ilişkin “kehanetinin” neden Tanrı’yı dünyayı yok edip yeniden başlamaya ikna eden bir kırılma noktası olabileceğini sormuştuk. Şimdi belki cevabımız vardır. Saban laneti ortadan kaldırmadı; lanetin verdiği acıyı azalttı. Oysa bu acının bir amacı vardı. İnsan her gün o üzüntüyle yaşayacak, iki ortak yaratıcısı olan toprak ve Tanrı’yla yeniden bağ kurmaya çalışacak ve bu ilişkilere kendisinin getirdiği yabancılaşmayı aşmaya çalışacaktı. Saban, lanetin üzüntüsünün artık bu işi yapamamasına yol açıyordu.
İnsan bunun yerine kendisini üzüntünün etkisinden korumayı seçti. Saban, üzüntüyü hissetmemek için Tylenol almak gibiydi. Durum böyle olunca artık umut kalmamıştı; giderek ağırlaşan lanetlerin işlerini yapacağına dair umut kalmamıştı. Geriye tek bir yol kalıyordu: yeniden başlamak. Tanrı da tam bunu seçti.
Tanrı insanlıktan rastgele vazgeçmedi. Tanrı yalnızca biz vazgeçtiğimizde vazgeçti.2
Bu noktada Tanrı bir aileyi bir gemiye alıp yaratılış projesini yeniden başlatmaya karar verir. Bunu yaparken Tanrı, insanlığın kendisini teselli etmek için kullandığı aynı dili kullanır. Tanrı, Lemeh’in çocuğuna “teselli” düşüncesiyle Noah (נֹחַ) adını verme kararını — nun-het-mem (נ־ח־ם) kökünden — kendi kararıyla yankılar: insanlık ve onun kaderi hakkında “fikrini değiştirmek”, vayinahem (וַיִּנָּחֶם), yine nun-het-mem kökünden. Lanetlerin amacı tükenmişti; bu dünya geceye geçecek, Tanrı ile insan çocukları yeni bir dünyada yeniden başlamak zorunda kalacaktı.
Cesur Yeni Dünya
Yeni dünya eskisinin aynısı olmayacaktı. Potansiyeli bir biçimde daha sınırlı olacaktı. Bir dostum, R. Simcha Baer, bir keresinde bana eski dünyanın Tanrı’nın dünyası, yeni dünyanın ise insanın dünyası olduğu fikrini ileri sürmüştü. Eski dünyada insana hayvanları yeme izni verilmemişti; yeni dünyada bu değişecekti. Noah ve çocuklarının et yemesine izin verilecekti. Eski dünyada insan ile hayvanlar Tanrı’nın dünyasında kiracıydılar. Yeni dünyada ise Tanrı mülkün anahtarlarını insana verecekti. Yönetim insandaydı. Artık onun dünyasıydı.
Bu nöbet değişimi başka biçimlerde de görülür. Yağmur başladığında ve geminin kapısının kapanma zamanı geldiğinde, kapıyı kim kapatır? Ayet şöyle der:
וַיִּסְגֹּר יְהוָה בַּעֲדוֹ
“A-Şem [Noah’ı] [geminin] içinde kapattı.” Bereşit 7:16
Peki yağmur sona erdiğinde ve kapıyı açma zamanı geldiğinde kapıyı kim açar?
וַיָּסַר נֹחַ אֶת־מִכְסֵה הַתֵּבָה
“Noah geminin örtüsünü açtı.” Bereşit 8:13
Tanrı, kendi dünyasının kapısını hüzünle kapatır ve ona veda eder; Noah ise yeni bir dünyanın, kendi dünyasının kapısını açar. Tanrı, insanın kötülüğü onu bozduğu için kendi dünyasının perdesini indirir. Fakat Tanrı, bir daha dünyayı asla yok etmeyeceğine söz verir. Neden? İnsan bir daha asla yok edilmeyi hak edecek kadar kötü olmayacak mıdır? Bir kez olduysa iki kez neden olmasın?
Tanrı’nın dünyayı bir daha asla yok etmeyeceğine ilişkin güvencesi, insanlığın değişmesine değil, dünyanın değişmesine dayanıyor görünür. Kötülük Tanrı’nın dünyasını bozmuştu; bu yüzden Tanrı o dünyayı kapattı. Kötülük bir gün insanın dünyasını bozarsa, bu artık insanın problemi olacaktı.
Bu yeni dünya belki daha dayanıklıydı, fakat daha az… parlaktı. Tanrı’nın kendi dünyasında İlahi olanla göz kamaştırıcı bir yakınlık mümkündü; insanın dünyasında bu daha azdı. Eski dünyanın, Tanrı’nın dünyasının potansiyeli yeni dünyanın sakinleri tarafından kavranamayacaktı. Noah iki dünya arasındaki geçiş kişisiydi; ikisini de görmüş olan kişiydi.
Gemiden çıktıktan kısa süre sonra Noah kendisine bir bağ diker ve sarhoş olur. Bereşit 9:20–21 Bunu yapması tuhaf görünür. Fakat belki de kaybı — yalnızca bütün insanlığın kaybı değil, Tanrı’nın kendi dünyasında yaşama fırsatının kaybı — dayanabileceğinden fazlaydı. Evet, insan çocukları bu yeni dünyada daha fazla yetkiye sahip olacaktı. Fakat dünyanın kendisi — İlahi olanla bağlantı kurma potansiyeli — eski hâlinin yalnızca bir gölgesi olacaktı.
Saban Tanrı’nın dünyasında kabul edilemezdi, fakat insanın dünyasında değildi. Tanrı’yla ilk bağımızı, İlahi olanla böylesine yakın yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz ilişkiyi yeniden kurma zorunluluğu artık ortadan kalkmıştı. Bunun sonucunda Yaratıcımızdan yabancılaşmaktan kurtulma ihtiyacı daha az acil hâle gelmişti. Bütün bunlar sabanı bu yeni dünyada bir biçimde daha meşru kıldı. İnsan toprağını sürmek isterse bunu yapabilirdi.
Saban, insanın yeni dünyasında atacağı büyük yürüyüşteki ilk ileri adımdı. Fakat zamanla insanın bu yürüyüşü dikkatle yönetmesi gerekecekti. Teknoloji harikadır. Ancak zaman geçtikçe, yeryüzündeki hayatımızı kolaylaştıran giderek daha güçlü araçlar icat etme dürtüsü, insanın dikkatini, hayatı en başta yaşamaya değer kılan şeylerle rekabete sokacaktı: başka insanlarla ya da Yaratıcımızla daha zengin bir ilişki kurmak gibi şeylerle.
Dahası, Tanrı insanın dünyasını asla yok etmeyeceğine söz vermişti. Peki insan — kendi dünyasını kendisi yok edebilir miydi? İnsan ister istemez, bu olasılığa karşı bir güvencenin de Tanrı’nın vaadine dâhil olup olmadığını düşünür.
İnsan teknolojik yürüyüşünde kilometre taşını kilometre taşına ekleyerek ilerledikçe, kendi icatlarının giderek artan gücüyle ciddi biçimde hesaplaşmak zorundadır. Tanrı insana yeni bir hayat şansı vermişti; şimdi bundan en iyi biçimde yararlanmak insana bağlıydı. Kendi dünyasının sınırları içinde Yaratıcısıyla mümkün olan en yakın bağı kurmak ve bu icatların — sabanın uzak torunlarının — dikkatini gereğinden fazla başka yöne çevirmemesini ya da insan dünyasının büyük deneyini talihsiz ve zamansız bir sona götürmemesini sağlamak da ona bağlıydı.
1 Ramban bu düşünceyi çarpıcı bir yorumla aydınlatır. Tanrı insanı yarattığında ünlü biçimde şöyle der: נַעֲשֶׂה אָדָם בְּצַלְמֵנוּ כִּדְמוּתֵנוּ — “Kendi suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım” (Bereşit 1:26). Klasik yorumcular buradaki çoğul ifadeyle uğraşırlar: Tanrı “bizim” dediğinde tam olarak kiminle konuşmaktadır? Tanrı bir ise, insanın yaratılışındaki ortağı kimdir? Ramban’ın cevabı toprağın Tanrı’nın ortağı olduğudur. Ramban’a göre Tanrı toprağa hitap ediyor ve adeta şöyle diyordu: Sen bedeni ver, Ben ruhu vereyim. Birlikte insanı yaratalım.
2 Öyleyse iyiliksever bir Tanrı insanlıktan ne zaman vazgeçer? Biz hâlâ ilişkiyi onarmak için çalıştığımız sürece asla. Durum böyle olduğu müddetçe, ne kadar zamana ihtiyacımız varsa onu kullanabiliriz. Tanrı’nın ilişkiden vazgeçeceği tek an, bizim vazgeçtiğimizi işaret ettiğimiz andır. Özünde sabanın icadı tam bunu işaret ediyordu: insanlığın lanetler karşısında topluca ellerini kaldırıp şöyle demesiydi: Bu üzüntü hiçbir zaman aşılmayacak; hayatın bir gerçeği bu, öyleyse hayatı kendimiz için kolaylaştıralım.



